Bilginin İslamisi Olur mu? – Prof. Dr. Ömer Türker

20. yüzyıldan itibaren kendisini göstermeye başlayan “bilginin İslamileştirilmesi” projesini “empirik bilgi neyi ifade eder, pozitif bilginin metafizik bilginin inşasında yeri nedir, bilgi üretildiği paradigmaya ait olabilir mi?” gibi sorularla inceleyeceğimiz bu programda Prof. Dr. Ömer Türker’den İslam düşünce geleneğinde bilginin nasıl değerlendirildiğini ve bilimler taksonomisini dinleyeceğiz.

Bilginin İslamisi Olur mu? – Ömer Türker

“Bilginin İslamileştirilmesi” sözü benim çalışma tarzıma hiç uymayan bir söz. Fakat bu sözün ne anlama geldiği ve İslam geleneği içerisinde değerlendirildiğinde nasıl bir karşılığı olacağı meselelerinin ayrıca tartışılması gerekiyor. Bu meseleyi doğru zeminde tartışmak için, iki meselenin iki yönüne bakmak gerekiyor.

Birinci yönü, klasik düşünce geleneğinde bilimlerin hiyerarşik düzeni, temel kategorileri ve birimleriyle irtibatlı olarak değer meselesinin/metafizik kabullerin tartışılması. Diğer yönü ise, modern dönemde üretilen bilimsel bilgiye klasik İslami düşünce mirasını da dikkate alarak nasıl muamele edileceği problemi.

Bir tespitle başlayalım, bütün dönemlerde İslam medeniyetinin en önemli problemi akıl ve vahiy ilişkisidir ve İslam düşünce geleneklerinin temel teorileri bu bağlamda geliştirilir.

Akıl-vahiy ilişkisinde “akıl” üç anlamda kullanılır:

Bedihi ilkeler anlamında akıl: “Bir şey aynı anda iki yerde bulunmaz”, “bütün, parçasından büyüktür” gibi kimisi geometride, kimisi metafizikte, kimisi ahlakta bedahaten (düşünmeksizin) kabul ettiğimiz temel ilkeler. Bazen akıl-vahiy ilişkisinde kastedilen akıl bu olabiliyor ancak bu çok nadirdir. Vahiyde bir şeyin aynı anda farklı yerde bulunduğu söyleniyorsa, veya ahlakın en temel açıklamalarına karşı bir anlam varsa (mesela Hızır-Musa kıssasında Hızır (as)’ın bir çocuğu öldürmesi) veya mucizeler ve ilahi iradenin doğrudan müdahalesi söz konusu olduğunda tartışılır.

Tecrübi akıl: Hayattan kazandığımız birtakım tecrübeler. Akıl ve vahyin çatışmalı olduğu söylenen konularda, vahiyden gelen bilginin insanların o zamana kadarki bilgisiyle çatıştığı söylenir, fakat yine de çok ciddi bir sorun değildir. İnsanlar bunu hızlı izah edebiliyorlar ve bu, bütün kamuoyuna yayılan bir problem değildir.

Bilimsel akıl: Dakik, sorgulanmış bilgiyi ifade eden akıl ile vahiyde dile gelen hususlar arasındaki irtibatın tartışıldığı seviye.

İslam medeniyeti söz konusu olduğunda bütün dönemlerde bilim var fakat bilimsel bilginin ne olduğu problem teşkil ediyor.

Müslümanlar ilk iki yüzyılda 3 önemli yöntem geliştirdiler:

İstidlal: Bir düşüncenin kanıtlanması için akıl yürütme metodunun kullanılması ve bir konu hakkında hüküm öne sürme. Bu yöntemi hem kelam hem fıkıh farklı konularda kullanır.

Rivayet: Daha çok siyercilerin, tarih yazarlarının kullandığı yöntemdir. Herhangi bir haberin doğruluk şartlarının tespit edilmesi ve bu kriterler doğrultusunda değerlendirilmesi anlamına gelir.

Riyazet: Nefsi eğitmek için onu birtakım tabii ve meşrû arzularından mahrum etmeyi ifade eder. Erken dönemde ahlaki bir tavır gibi görünür, zahitlerin kullandığı yöntemdir.

Müslümanlar 30 yıl içerisinde İspanya’dan Hindistan’a genişlediler. Fetihlerden sonra Hicaz Yarımadası’nda bir zenginlik ortaya çıktı. Bu zenginlik sonucu bir ahlaki yozlaşma oluştu. Mekke Medine yakınlarında içkili eğlence yapan pek çok ev kuruldu. Buna tepki olarak bir zühd yaşayışı ortaya çıktı.

Elimizde bazı metafizik cümleler var: “Tanrı vardır, ahiret vardır, kabir azabı vardır” gibi. Bu cümlelerin manasını dil seviyesinde biliyoruz veya tahkik etmenin bir yolunu arıyoruz. Kelamcılar bu cümleleri bedihi ve tecrübi bilgimizle nazari bir yöntemle -bir tür kıyas yöntemiyle- tahkik edebiliriz diyorlar.

Hz Ömer’in torunlarından biri İmam Malik’e “hakkınızda çok olumlu şeyler duyuyorum ama din böyle akıl yürütmeyle anlaşılmaz, benim gibi zahid olmanız lazım” şeklinde mektup yazıyor. İmam Malik de “Allah insanlara çeşitli yollar göstermiştir. Allah’a ulaştırıyorsa şayet, bir yöntemin diğerine üstünlüğü yoktur” diye cevap veriyor.

Bu yöntemlerin hepsi “dakik, bilimsel bilgi nedir?” sorusuna cevap vermek için geliştirilmiş yöntemlerdir. Örneğin bu yöntemler gelişmeden önce tarih hakkında, Kuran tefsiri hakkında daha çok İsrailiyat kullanılıyor, ilk kullanıldığında bilimsel bilgi işlevi görüyordu. Fakat yöntem geliştirilip bilgiler bu süzgeçten geçirilince altta kalanlar İsrailiyat üstte kalanlar bilimsel bilgi haline geliyor.

Hicri 2. yüzyılın ilk yarısındaki on yıllık süreç, sonraki dönemlerdeki 300-400 yıllık sürece bedeldir. Bu gelişim tıpkı bir bebeğin çok hızlı gelişip değişmesinde benzer.

Bu ilk iki yüzyılda Müslümanlar bir bilimsel hiyerarşiyi kurdular. Bilimler hiyerarşisi:

Alet ilimleri

Fıkıh

Ef’al-i mükellefin: Mükelleflerin fiilleri.

İmam Ebu Hanife fiilleri sınıflandırıyor ve her tasnifte şer’i hükümleri belirliyor, fiillerin vacib mi mübah mı vs. olduğunu tanımlıyor. “İnsana nispet edilen fiiller nelerdir?” sorusunun ayrıntılı bir cevabı gibi.

Fakihin elinde “öyle bir tanım bulmalıyız ki bir düzen halinde devam ettirelim ve istisnası olmasın” düşüncesinden kaynaklanan bir fiil ve insan tanımı var.

Fıkıh sanatı bir yandan insan fiillerine ilişkin hakikat bilgisini talep eder, olguyu tasvir eder. Sonrasında dinin temel hükümlerinden yola çıkarak fiile değer hükmü verir. Yani, fıkıh bir yönden bir hakikat araştırmasıdır: Herhangi bir nesne, olgu hakkında onun zaman ve mekandan bağımsız şekilde ne olduğuna dair cevaba ulaşmayı amaçlar. Fiiller hakkında hakikat tasviri içerir ve onlara ilişkin ilahi iradenin hükmünün ne olduğuna dair bir içtihad yapar.

“Fıkıh İslam ümmetinin ameli felsefesidir.”

Nazari felsefe: İnsan iradesinden bağımsız nesneleri inceleyen bilimler, maksadı bilginin kendisidir.

Pratik felsefe: İnsan iradesinden meydana gelen varlık anını inceleyen bilimler, maksadı eylemdir. Fıkıh pratik felsefe kapsamına girer.

Kelam: Mevcut olan bütün varlıkları inceler.

Bilgi

Yöntem

Fizik

Cevher: Cisimlerin türleri, taşıyıcı.

Araz: Görülenler, dokunulanlar, işitilenler, koklananlar, tadılanlar

İlahiyat: Tanrının zati sıfatları, nübüvvet bahsi, mead (ahiret) bahsi, esma-i şeriyye (Kur’an’ın insana ilişkin tartışmaları), imamet meselesi (halife)

Kelamcılar, nesnel dünyanın nasıl anlaşılacağını tartışıyor. Kelamcılar başta “Tanrı dışındaki dünya nasıldır?” konusunu tartıştılar.

Arazcılık: Tanrı dışında varolan her şey özelliklerden oluşur. İmam Maturidi, Dırar bin Amr

Atomculuk: Ebu Huzeyl tarafından geliştirildi. Alemde cevheri fertler vardır, bu parçalar Tanrı tarafından var edilir. Var edildiklerinde bir araya getirilir, aralarında bir telif oluşur. Telifin sıkılığına veya seyrekliğine göre nesneler farklılaşır. Tanrı dışında her şey atomlardan oluşur.

Aristotales’in madde-suretçiliği

Anarşist teori: Diğer üç teoriyi reddeden, teorisiz ve sağduyuya dayalı fizik.

Hadis

Tefsir

Kelamcılar nesnenin olgusal bir tasvirinin olduğunu ve Tanrı’nın aleme müdahalesini temellendirebilen ilkeleri ele alarak bir alem fikrine ulaşmayı amaçlıyorlar.

Hicri 200 yıllarında sistemli tercüme faaliyetlerinin Müslüman topraklarda gerçekleşmesiyle kadim dünyanın felsefi birikimi İslam dünyasına aktarılıyor.

Bu çeviri hareketleri epistemik bir cemaat üretti ve yeni bir bilimsel akıl ortaya çıktı. Örneğin birisine göre İslami gözüken bir şey başka bir görüşe göre değildir. Fakat tümel prensiplerde yorum yapmayı caiz gördüler ve “ehli kıble tekfir edilmez” sözü buradan çıktı.

Erken dönemde bu yorum kargaşası zamanla dinîlik prensiplerinin daha belirgin hale getirilmesinde büyük rol oynadı.

Yorum için tek kural: Zahiri, dildeki anlam iptal edilmemeli, külli prensipler (tevhid, nubuvvet, mead) ihmal edilmemeli.

Kelami dini düşünce geleneği 300 yıl boyunca yaratmanın yoktan var etme olduğu konusunda hemfikirdi.

Sudur teorisi: Farabi yoktan var etme düşüncesinin, yokla var arasındaki geçişi sağlayan ara kavram yoksunluğundan çıktığını söyler. Yaratılış kavramının Allah’tan bir tür varlık anlamında sudurla gerçekleştiğini söyler. Farabi’den sonra İbni Sina’ya kadarki 200 yıllık dönemde yoktan yaratma ve suduru birleştirmeye çalışıyorlar. İbni Sina sudurcu metafiziği felsefe geleneğinin ana teorisi haline getirdi.

İslam felsefe geleneğinde teorileri kuran kişi Farabi’dir.

Tasavvufta “çocuk babanın sırrıdır”, babada gizli olan şeyler çocukta açığa çıkar anlamına gelir. İbni Sina Farabi’nin sırrıdır. Farabi’de teoriler ortaya konulur, İbni Sina’da bütün bir kadim bilgiyi temsil edecek şekilde büyük bir anlatıya dönüşür.

İbni Sina, İslam geleneği için klasik dünyada bilimsel bilginin geldiği son durak kabul edilir. Bu nedenle Batı’da bilimsel devrimlerin yaşandığı 16-17. yüzyıllarda eleştirilen temel kişi İbni Sina. Çünkü eski dünyanın bilimsel gücünü İbni Sina temsil ediyor.

Kısacası, klasik dönem söz konusu olduğunda hem olgunun tasviriyle ilgili hem de buna dinilik sıfatı vereceksek bunu nasıl vereceğimizle ilgili Müslümanlar çok farklı açıklamalar geliştirdiler.

Birbirine rakip olan iki metafizik ortaya çıktı: Kelam ve sudur. Sonradan vahdet-i vücut ile uzlaştılar. İslam dünyasında hem yoktan yaratmayı savunanlar, hem de vardan varın çıkabileceğini savunan sudurcular da ortaya çıktı.

Modern dönemde bir kriz yaşanıyor ve bilginin İslamiliği burada gündeme geliyor. Modern bilimlerin gelişimi, metafizik kabullerin bilimsel olmaktan çıkmasıyla oldu. Bir yöntem kırılması oldu: Önce klasiklerin en temel kabulü bozuldu. Şu düşünce hakimdi: “Matematiksel nesnelerin incelenmesi matematikte yapılır, fiziksel nesnelerinin incelemesi fizikte yapılır, fiziğin temel yöntemi de mantıktır.”

Descartes ile birlikte fizik matematikselleşti, Descartes ruh ve bedeni ayırdı, aradaki bağlantıyı kuranın ne olduğu problemi ortaya çıktı. Ruh açısından bakınca tamamen rasyonalist, beden açısından tamamen empirist, bu ilişkiyi Tanrı’ya havale ettiğimizde ise okasyonalist bir felsefe ortaya çıktı.

İngiliz felsefesinde empirizmin güçlenmesiyle mantıksal olan zayıfladı ve bilimsel dediğimiz paradigmayı matematik oluşturmaya başladı. Temel yöntem matematik, alan fizik oldu. Metafizik dünyaya ilişkin araştırmalar bilim olmaktan çıktı. Nazari ve ameli felsefenin matematiksel yöntemi kullanması gerekir kanaati ortaya çıktı.

Dört temel illet: Suret, gaye, madde, fail.

Matematik, nesnelere ilişkin sadece sureti ifşa edebiliyor. Maddeye, faile, gayeye ulaşamıyor. Bununla insan fiillerini nasıl inceleyeceğiz?Sonradan sosyal bilimlerin yönteminin matematik biliminin yönteminden ayrı olması gerektiğini Almanlar ortaya attı.

Sosyal bilimler Sanayi Devrimi’nden sonra değişen toplum yapısının ahlakını yazmak için çıktı, yani yeni bir ahlak iddiasıyla ortaya çıktı.

Bilimlerde metafiziğin elenmesi, Tanrı’nın alemdeki fiillerini çözmek için bu kitabı yazdığını iddia eden Newton’ın teorisi ile oldu.

Nefisler, akıllar ve en üstte de Tanrı olduğu iddiasını ortaya atıyorlar.Hareketler için çekim kanunu ortaya koyunca nefse gerek kalmadı.Tanrıya ilkece muhtaçlık kayboldu.

İnsanlar yeni bir ahlak düzeni için sosyal bilimleri kurdular. Zamanında toplumların dini birimlerinin yaptığı işleri tamamen sosyal bilimler aldı.

Karşımızda bütün metafiziklerden arınmış bir bilimler kümesi var, bilginin İslamileştirilmesi sorunu burada ortaya çıktı.

Bilgiyi nasıl Müslüman ederiz? Olgunun tasvirini dikkate aldığımızda hakikat bilgisinin İslamisi ve gayri İslamisi yok. Bu hakikate ilişkin bilginin gayeleri var mıdır yok mudur ve biz bunu olguya dahil edecek miyiz kısmında değer tartışması ortaya çıkıyor.

Eğer bunların tamamı değerden bağımsız yapılabilen tasvirler ise burada İslami/gayri İslami tartışması gereksiz olur. Ama değer yargıları, metafizik prensipler işin içine girdiğinde olgu tasvirini etkiliyor ise bu defa İslamilik/gayri İslamilikten bahsedeceğiz.

İslamilik ve gayri İslamilik birinci aşamada bütün olguların metafizik ilkeler ile irtibatında, ikinci aşamada ise ahlaki değerler ile irtibatında ortaya çıkar.

Dünyada daima bilimsel bilgiyi üreten zihin, başkalarını o bilimsel bilgiye ayak uydurma müeyyidesiyle (itici, zorlayıcı güç) yüz yüze bırakır.

Bütün konularda İslam düşüncesi bize şunları öğretti:

Farklı fizik dünya açıklamaları, metafizik ilkelerle uyumlu bir şekilde savunulabilir.

Farklı olgu açıklamalarıyla aynı metafizik ilkeler ilişkilendirilebilir.

Değer ve fail bazında temel bir takım kabuller vardır ve bunlar kırmızı çizgilerdir (tevhid, nübüvvet, mead ilkesi).

Bilgi İslamileşmiyor; Müslüman olarak hayatı yeniden inşa etmek, olayların tamamını bu prensiplere göre değerlendirmek gibi bir mükellefiyeti var Müslüman’ın. İnsan eğer Müslüman kalmak ve Müslüman olarak yaşamak istiyorsa bu sorumluluğu yüklenmeli.

Bize iki şey lazım: Birincisi, alanlarla ilgili bilgi bütünlüğünün sağlanması lazım, akademimizin bilgi birikiminin bütünlüğünü temsil etmeye kabil olacak seviyeye gelmesi ve bu bilginin bireyler arasında tartışılacak, konuşulacak kıvama gelmesi gerek. İkincisi: İnsanlığın genel bilgi haznesine uygun bir akademinin oluşması gerekiyor. Tecrübi aklı kaybettiğimiz zaman düşünme yetimizi kaybediyoruz.

Din sadece Kur’an ve sünnetin okunmasıyla anlanacak bir şey değildir, bu şekilde ancak dindar oluruz. Düşünce geleneğinde nazari bir Müslüman olmak, zihnen Müslüman olmak herkese nasip olmuyor çünkü tahkik gerektiriyor. Bu yüzden düşünce geleneğini bilmek ve bunu ilerletmek çok önemli.

Düşünce üretme, öğretme gibi bir endişemiz varsa İslam düşünce geleneğini bilmek zorundayız.